Perşembe, Eylül 16, 2010

Paranoid Call

If you are obsessive-compulsive, press 1 repeatedly.

If you are co-dependent, ask someone to press 2 for you.

If you have multiple personalities, press 3, 4, 5, and 6.

If you are paranoid, we know who you are and what you want. Stay on the line and we will trace your call.

If you are delusional, press 7 and your call will be transferred to the mothership.

If you are schizophrenic, listen carefully, and a small voice will tell you which number to press.

If you are depressed, it doesn’t matter which number you press, no one will answer you.

If you are dyslexic, press 69696969.

If you have a nervous disorder, please fidget with the flash key until the beep. After the beep, please wait for the beep.

If you have short term memory loss, please try your call again later.

And if you have low self-esteem, hang up, all our operators are too busy to talk to you.

Pazartesi, Mayıs 31, 2010

kupa

bir kupa vardı, masadaydı, saatlerce üzerinde uğraşılmış bir kağıdın üzerinde duruyordu.
bir kupa vardı, ve masadaydı, ve onu insanla yakınlaştıran bir kulbu,
belinden tutulmak istemeyen tavrı;
içindeki kahveyi koyulaştırmış, acıtmıştı. bir kupa ve masası, kavisli zarif bir kulp,
üzerinde duygusuz çizgilere aldırmasına gerek kalmayacak kadar koyu bir ton,
ansızın kazandığı bir çatlak, yarı kendinden geçmiş bir ıslaklık üzerinde konuşamıyordu.
ve bir kupa çatlaklarından sızdırırken yuva edindiği kahveyi, kavisli kulbuna inatla,
masum bir kağıdın başını belaya sokuyordu.
eve insanlar gelir, bazıları ona kalır kullanıp temizce bırakırlardı kenara,
bir erkek vardı, "peki ya bu ay, bu ayı çıkarabilecekmiyim, yapabilicekmiyim" diyen
bir kadın içmişti kimi zaman ondan, o da dudağındaki tadı bırakmış kapıyı çekip gitmişti.
bazen kanyak dolardı içine kış gecelerinde, ısınırdı telaşlanmadan.
bir kupa vardı, ve defalarca kullanılmışlığın gerçekliğiyle yüzleşmeye yenik düşmüştü bir gün,
ve o tanıdık masanın üzerinde, çatlaklarını çıkardı ortaya,
kırk yılın hatrını barındıran bir kahveyi sızdırıyordu. kahve kağıdı boyamış, acımasız
bir görüntüye sebep vermişti.

Cuma, Nisan 02, 2010

önce kadınlar ve çocuklar..

bir koşu bandıyla başladı herşey,
farkına vardığımda anında ordaydı, bir anda ortaya çıktı, üzerindeydim;
ilerleyemiyordum..

sonra parçalar yavaş yavaş yerine oturmaya, şekillenmeye, renklerini kazanmaya başladı,
hava hep puslu derler bu zaman dilimlerinde, farksız olsaydı şaşardım zaten,
ve öyleydi de, ilerleyemiyordum..
demişmiydim?..

ben..
ben hiç bu kadar yıkılmamıştım..

..wherever i'm staying, you're going away,
i learned to part with a smile on my face
now i'm too good at letting go
too easy to say no..


(zero 7 - ghost symbol)

Perşembe, Nisan 01, 2010

siz daha doğmadan bile önce..

-ben.. ben ne miyim.. ben; dünyadaki son kalan çikolatayım..

"diyar diyar gezdik, bulamamıştık onu, ayaklarım tutmuyor artık,
yürüyemez oldum, yeter! neden böyle oluyor, bütün bu kasvetle bulanmışlığım neden!"

sonra durdum, isyan etmek istemiştim o an ve bitmişti, iyiydim, tutku içimdeydi,
ve her yeri boyamıştı ve beni ve benle birlikte dik tutuyordu,
yürüdüm..

tek istediğim şeydi, değerdi, muazzam bir güçle ona doğru çekiliyordum.
o kadar yürümüşüm ki mutfağın ışığını bile görüyordum kanepeden..

-nerdeydi bu ya, nereye koymuştum, nasıl unuturum!

çirkin beyaz torbaları karıştırdım sonra,
onları kaldırıyor sonra tekrar yerine bırakıyordum,
ağırlıkları ilgimi çekiyordu,
ağır olan, onun gibi ağır olan hani, o hissi arıyordum,
sonra kapıyı aralıycak ve ona ulaşıcaktım..

bir yandan bilmem kaç kere dinlediğim bi parçayı (sabret, bitirince senindir)
ilk defa dinlediğim gibi hissetmekten bile bıkmadan, kaçırmamak istiyordum
o hazzı işte.

-anla beni, bul beni artık..

ürpertici bi ikilemde kalmıştım, sanki ölüm ve yaşam gibi
büyük seçeneklerden hani, onlar kadar kuvvetliydi, gösterişliydi,
ve takım elbiselerle bekliyorlardı yüksek bir yerden
bana bi aşağılıkmışım gibi bakıp..

sonra ağırlığı yakaladım, o poşetin içindeydi, oysa 3 kez tartmıştım onu,
nasıl farkına varmadığımı anladığımda dünya başıma yıkılmıştı..

evet ben, gecenin bir yarısı benim için anlamı
"dünyadaki son çikolata" olan bi çikolatayı arıyordum ve karanlıktı,
bulmuştum, mutluydum, yenilmezdim, hatta görünmez dahi olabiliyordum..

ve sonra dvorak çalıyordu işte,
onu bu arayışta gösterdiğim çabayla ezilirken
ihmal etmiştim, büyük bir günah işlemiş gibi hissediyordum,
ama çikolata hepsini alıp götürdü inceden,
sinsice, ve hızlı bir şekilde veya değil,
farketmedim bile..

tomas dvorak - the glasshouse with butterfly..

Çarşamba, Mart 31, 2010

machinarium

bazı parçalar olur, yörüngenizin bir anda durduğunu hissedersiniz ya,
o şarkıların bi şeker kavanozunda öylece beklediğini düşünün, canınız çektiğinde
hani küçükken gizli gizli mutfağa gidip annenizin en yüksek rafa sakladığını düşünün..

-hep öyle olur ve itiraz istemiyorum dedim size..

bi tabure bulup çıkarsınız üstüne, uzanırsınız, ve eleriniz genelde yetişmez ilk etapta,
sendeleye sendeleye ayakta zar zor durup uzanırsınız rafa ve kaparsınız ucundan kavanozu,
heyecanlı bi iştir, bilirsiniz işte..

-hala şüphelerin varsa, ürkütüyorsun beni..

ve açarsınız ağzınız yüzünüz salya doluyken bekleyişinizden,
işte bazı parçalar vardır, siz o kavanozu açtığınızda o gün o yerde,
o saatte ve o günde ne hissettiyseniz o hazzı büyümüşlüğünüzle şekillenmiş bi halde
hissedersiniz.

şarkılar güzeldir, müzik doğa ananın ta kendisidir,
farkında olmamanıza şaşıyorum,
birileri sizin şuan düşündüğünüzü çok önceden düşünmüş,
ve o koşuya önden başlamış haliyle sizden epey avantajlıdır kendisi,
siz onun hissettiklerine dolaylı yoldan ortak olup ancak gidebilirsiniz
aklınızda bir yerlere,
aslında kölelerden başka bişey değiliz biz,
kendi şarkımızı, kendi mırıltımızı
oluşturmadığımız sürece,

şimdi o kavanozu kapatın, bozulmasını istemeyiz şekerlerin,
ve o etki sarsın etrafınızı.

-..anneniz geliyor, çabuk mutfağı terkedin hemen!

green grass - Tom Waits cover by Agathe & Fine
http://www.youtube.com/watch?v=AVGkC0ZAoss

Salı, Mart 30, 2010

ipekten çok basamaklı sayılar

Bir ben vardı, sonra benim olan ; bir yanda benimle olmak isteyenler, diğer yanda olmasını istediklerim... İlginçti, hoşuma gitmişti, ve bir ben vardı orda memnuniyeti beş kilometre öteden bellice, garipti ve güzelliğini sürdürüyordu. Tepeden bakıyordum kendime, kendimi ifade etmeme bile gerek duymuyordum, ve bir ben vardı, görmeliydiniz, artık bu benlerden bıkmış usanmış yüzünü somurtuyordu senin gibi. Durdum, öylece şikayet etmeden, umutlarım yerlerde sürünürken, öylece bukalemunlar gibi durdum, bakıyordum, ve bana bakmalarını önemsemeden bile. - Hadi ordan... Radiohead - Lotus Flower "can

allegro

ilk önce her yer karanlıktı,
ve ben korkmuyordum, ve ben gördüğüm rüyanın içinde olduğumu farketsem de, müzik durmuyor kulaklarımdaydı..

hiç kimsenin hareket etmediğini düşünün, öylece durduğunu, nefes almadıklarını,
başlarda yalnız kalacağımı hiç düşünmemiş, tıpkı bir süper kahraman gibi,
tek canlı, hareket eden, soluyan, hissedenin ben olduğuna şükrediyordum.
huzur her yerimi kaplamış benimle birlikte yürüyordu.
koştum ikna olmak için, tek olduğumu iyice kabullenmek için,
durmadım, hem de hiç, nasıl yorulmadığım aynı zamanda rüyanın içinde olduğumun bir kanıtıydı,
ama ben tek canlıydım, ve hareket ediyor, ve soluyor, ve utanmadan hissediyordum bütün şehri.
insanların hareketsizliği ilk önce rahatsız etmemişti beni,
gittim bir markete girdim, kocaman bir alışveriş sepetini kapıp son sürat çarptım önüme gelen raflara, gökten dokunulmamış çikolatalar yağıyordu, şekerler yerlere düşüyor, kimse aldır(a)mıyordu, ve her şeyden önce, bir viski kaptım raftan, kucakladım, kaçtım ordan.
hissettiğim haz genel geçer bişeydi, doymamıştım.
yürüdüm hareket etmeyen insan vari şeylerin arasından, gölgelerine bastım,
ve bütün bunlar yaşanırken, anın hiç bir yerinde susmamıştı müzik..

yalnız değildim,ben ve müzik..
hiç hem de hiç kesilmiyorduk.

sonra düşünmeye koyulmuşum, büyük bir düşüş yaşadım bir an,
"nerdeyim ben" dedim, hiç utanmadan, öylece solurken..

ve bir mart günüydü, hava olması gerekenden sıcak, tüy gibi bi rüzgar vardı ensemde,
tek hisseden bendim, sordum tekrar içimden, içimin yüzüne şöyle bi bakıp ;
"yeter, olacakları biliyorum, tek başına bırakma beni, çıkar beni burdan.."

kontrolsüz bir şekilde rüya görüyorsanız, "uyanmaya çalışma" kararı verdiğinizde,
işiniz çok zordur, şartlı bir şekilde tahliye edilemezsiniz ordan,
direnmeyi seçerek, hapsolmuşsunuzdur aslında..

ve ben bunu bile bile çıkmak istedim ordan,
elimdeki viski şişesini fırlattım olanca gücümle,
abur cuburlarımı döktüm arkamdan,
düzelttim sakallarımı,
sanki yürürken ateşler çıkıyordu ayak izlerimden,
hiç utanmadan işte, kendimi zora soktuğumu bile bile hissediyordum bunları.

-kalk şimdi..

büyük bir irkilmeyle kalktım birden,
başucumdaki bilgisayarda tekrara aldığım bir parça vardı,
ayılmıştım, ama hala benimle birlikte çalıyordu durmadan, tekrar tekrar.
kapatmayı göze bile alamadım o an,
tekrar yumdum gözlerimi,
tekrar oraya dönmek için sımsıkı hem de..

bear mccreary - one year later..

Pazartesi, Mart 22, 2010

gözlerini kapa, yirmi beş'le çarp...

-adem, yeter artık...

iki fotoğraf arasındaki yedi farkı bulmak her zaman kolay olmuyor,
altı'sını bulup; geri kalanın kendiniz olduğunu öğrenmedikçe.

--kanatlarını keseceğim onun, bırak beni...


can.

Pazar, Mart 21, 2010

panik

sanki gözlerimi toplu iğnelerle tutuşturdum uyumamak için,

nasıl olsa saklanamayacağımız yerlere öylece sürükleniyoruz,
-hakkaten sen nasıl geldin buraya

sanki daha önce hiç denememiş gibi hissediyorum artık,
dışarıya çıkan yolu bulmaya çalışmak gibi,
bu his nefesleri kesermiş,
rüyaları öldürürmüş karşılığında...

bir duvarın diğer yanından konuşmak gibiymiş,
düşündüğüm gibi ardında sen bile varmışsın,
sanırım bir yolunu bulmuşum,
kararsızlığımda neler olduğunu anlayabilmek için
ve bu diyarda ufak bir yolculuğa çıkmışım,
ta ki öylece yapayalnız kalana kadar,
adını bile koyamadığımız, ne hayretler içinde bile göremediğimiz
o duvarların ardındaymış aslında cevap,
kırılabilirmiş göremediklerimiz bile...

-öylece uzanıp, ölmeyi bekleyemem
bunu anlamak hayat boyu sürüyormuş,
bize ihtiyacı olduğu öylece belli olsa bile,
duyabilmesi için, sizden fazlası gerekmiş...

sanki gözlerimi toplu iğnelerle tutuşturdum uyumamak için,
sırf o duvarın ardındaki gizemi çözmek için...

-cidden, hala burda mısın sen...

can.

madem öyle, yeniden başlıyoruz...

Salı, Kasım 17, 2009

nadas

biri haricinde hepsini sildim,
kısa bir süre sonra yeniden görüşmek üzere..

Pazar, Mayıs 24, 2009

solcu çokomel

mutfağa doğru koşarsınız,
fleto bıçağınızla anlamsız yere ortadan ikiye
kestiğiniz ekmeğe; "fazla çokomel göz çıkarmaz"
lafını içinizden diyerek,
sığasından çok çokomel sürüp, abartırsınız..
sonra ekmeği bastırıp çokomelleri isyana
sürüklediğinizin farkına varmadan bilgisayar
başına tekrar dönersiniz..

ama bilmezsiniz ki çokomeller ayaklanmış,
büyük devrim için harekete geçmişlerdir,
yumruklarını sıkarlar ve göğe kaldırırlar,
içlerinden biri "ben bu yolda varım,ne gerekirse yapacağım" der..
isyan başarılı kıvılcımını hayata geçirmeyi başarmıştır..

siz bütün bu olan bitenden habersiz sohbet ederken,
fedai çokomel kendini olan gücüyle ekmekten sıyırır
ve boşluğa doğru adımını atar..
çokomel başarılı bir şekilde görevini tamamlamış,
şimdiden bir halk kahramanı olmuştur..
eve geri döndüğünde bütün ülke önünde saygıyla selam verecek,
hatta gerekirse hayatı boyunca vergiden muaf bile kalacaktır..

siz o "pıt" sesini duyarsınız..
başınızı aşağı çevirir ve onu görürsünüz..
solcu çokomel, sınırları aşmış yere damlamıştır..

o kazanmış,
siz ise tarihin derinliklerinde kaybolmuşsunuzdur..

-solcu çokomel günceleri ilk perde..